Sevgi mi, Aşk mı, Yoksa Kara Sevda mı ?
Sevgi mi, Aşk mı, Yoksa Kara Sevda mı ?
Birçoğumuzun içinden geçip ruhunu kavuran, yakıp yıkan o derin duygudur aşk… Ne onsuz olunur, ne onunla. Bazı aşklar vardır ki vuslata kalır; bazılarıysa ömrün en büyük sınavı olur.
Bugün size kalemin kırıldığı yerden yazıyorum. İlahi aşkı daha önce konuşmuştuk, ama beşeri aşkın yangınına hiç dokunmamıştık.
Sahi… İnsan ömründe kaç kez yaşar bu duyguyu?
Kaç kez canını ortaya koyarcasına içinden geçip gider?
Adına yüzlerce kelime yazılan, tek heceli bu kelime bazen şarkılara döker insanı; gözünün önüne perde indirir, kendinden geçirir…Bazı aşklar vuslata kalır.
Sonuna bir türlü varamadığımız o yol…
Bitmek bilmeyen hikâye…
Mutlu sonsuzluk mu, mutlu son mu, yoksa “aynı hikâyeden farklı son yazılmaz” dediğimiz o nokta mı?
Bence hepsi.
Çünkü kalp bir kere ait olur. Kendini evinde hissettiği tek bir alan, tek bir adam, tek bir kadın vardır. Yaksada, kavursa da… Araya zaman, kader, insanlar girse de… İlahi kaderin kalemi bile bazen kırılır. Ateş sönmez ama artık alev alev de yanmaz. Çünkü bir zamanlar küllere çevirmiştir içimizi.
Bu satırları okurken kendinden bir parça buldun değil mi?
Zamana yenik düşen aşklar…
Vuslata bıraktığımız yarım kalışlar…
Fakat hiçbir şey aşkın kudretinin önüne geçemez.
Hepimiz içimizde onun büyük acısını taşıyoruz.
Kimimiz kavuşuyor, kimimiz vuslata bırakıyor.
Belki de kim bilir, kaç hayatta birlikteydik?
Hangimiz bu hayatın karma borcunu, bedelini ödüyoruz kim bilir…
Belki bir gün, bir yerde…
Biten aşkların yankısı yerini sevgiye bırakıyor.
Sevmeye devam ediyoruz hayatlar boyunca.
Bedenlerimiz, isimlerimiz değişse de ruhlarımız hep tek.
Her hayat bir şekilde kesişen yollarda buluyoruz kalbimizin diğer yarısını.
Bir kokudan, bir dokunuştan, bir sarılıştan tanıyoruz onu.
“Ben bunu bir yerden biliyorum…” ürpertisi geliyor içimize.
“Seni ezelden beri tanıyorum.” hissi doğuyor.
Evet, tanıyoruz.
Çünkü bilinçaltımızın en derin köşelerinde saklı olan geçmiş yaşam anıları bu hayata sızıyor.
Belki akaşa kayıtlarımızdan, belki ruhun hafızasından…
Ve o sevgiyi hissetmek bile büyük bir lütuf.
Sonu kavuşma olmasa bile…
Belki ikiz alev, belki ruh eşi…
Adı her neyse, oydu işte.
Ruhumuzun hem en güzel yanı, hem de en karanlık gecesi.
Ama bizi uyandıran, büyüten, yeniden doğuran o kişi.
Ne zor bir görev üstlenmiş değil mi?
Kalbimizden gelip geçen, bizi öldürmeye ve yeniden diriltmeye vesile olan bir ruh…
Görünmeyenin ardındaki görünmeyen güç.
Dedim ya; bazı aşklar vuslata kalır.
Oysa ezelden ebede giden yolda, içimizdeki en büyük yanımızı görmemize vesile olur o aşk yarası.
Sonra dönüp maziye bakınca…
Ne Ferhat Şirin’e,
Ne Mecnun Leyla’sına,
Ne Kerem Aslı’sına,
Ne Tahir Zühre’sine kavuşabildi.
Ne sen sevdiğine, ne ben sevdiğime…
Demek ki bu dünya kavuşma dünyası değildi.
Tarih boyunca böyle geçmiş.
O zaman anlıyoruz ki kavuşmalar başka hayata kalmış.
Bu hayatta sadece yaşamak, içinden geçmek, yanmak varmış.
Kalp acıyla olgunlaşırmış.
Kimi dağlara yazmış aşkını,
Kimi fermanına,
Kimi yarasına,
Kimi şiirine,
Kimi şarkısına…
Kimi de dipsiz kuyularına.
“Çok sevmek yakar” derler ya…
Acıyla genişlermiş kalpler.
Mevlana’nın dediği gibi:
“Hamdım, yandım, piştim.”
İşte o yerden yazıyorum sana.
Hepimiz hamdık,
Hepimiz yandık,
Ve hepimiz pişme yolundayız.
Bu dünya mutlu sonların değil;
Mutlu sonsuzlara yürüyenlerin yoludur.
Çünkü yol bitmedi.
Dünya sadece başlangıç.
Sona henüz gelmedik.
Ve bir gün, tüm aşıkların yolu kavuşmaktan geçecek.
Önce yardan,
Sonra Yaradan’dan geçerek…
Beşeriden ebediyete…
İkilikten teklik yoluna…
Öze dönüşe…
Ah güzel yarim…
Güzel yoldaşım…
Bu satırları sana, tek olmadığını söylemek için yazdım.
Tek yanan, tek ağlayan, acıyla gözü kör olan, kalbi delinircesine sızlayan yalnız sen değilsin.
Hepimiz aynı sevdanın yolcularıyız.
Ve bir gün…
Elbet bir gün…
Hep birlikte, ebediyete kavuşacağız.
Sevgi ve ışık ile.
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.


